Haneke’nin Caché Film İncelemesi


Bir önceki yazımız olan Saklı Yüzlerin Yuvaları: Evler ve Sokaklar ‘da bahsettiğimiz film analizlerinin ikincisiyle devam ediyoruz. Henüz birincisini okumadıysanız tıklayarak The Ice Storm incelemesine ulaşabiliriniz. Filmlerin ortak noktaları ve hatta çıkış noktaları aile ve modernleşmenin getirdikleri götürdükleri üzerine yapılan çalışmalar olmuşlardır.

Filmimiz 2005 yılında çekimi yapılan Michael Haneke‘nin Caché filmi üzerinedir.

Film Fransa’nın 17 Ekim 1961 Paris Katliamı üzerinden anlatılan bir hikayedir. “Lekesiz ırk” olarak kabul edilen o dönemin Fransa devlet yönetiminin , Cezayir halkını aşağılamasına, yok saymasına ve varlıklarından rahatsız olmalarına kadar giden bir sürecin içinde yaşayan bir küçük aile hikayesini işler. Ama bunu işlerken sadece bireyler üzerinden aileyi, toplumu, medyayı ve devlet iktidarlarının meseleye yabancılaşmasını ve nefretin varlığını yüzümüze vurur. Irklar arasında nefretin doğmasına sebep olan şeylerin devlet politikaları, medyanın manipülasyonları, çocukların o yaşlardaki başka bir ırktan olan çocuğun nefretine kadar ara ara tüm bu tahlillerin öznesiymişiz gibi filmin içine gireriz. Bu anlamda çok kıymetli olduğunu düşündüğüm bu film; bireysel travmaları, unutulmaya çalışılsa dahi aslında sürekli performe edilerek içimize kazır. Travma performatif bir şeydir! Unutmaya çalışıp her gün ve her gün aslında onu performe ederiz.

Judith Butler’ın dediği gibi: ” Her büyük kayıp, her ağır pişmanlık, her derin yara bizi bedenlerimizin sınırlarını yeniden düşünmeye, bizi biz yapan kimliğimizi yeniden sorgulamaya zorluyor.”

Filmi izledikten sonra şöyle bir durup düşününce aslında kaçmaya çalıştığımız travmalar biz farketmeden her gün deneyimlediğimiz sıradan performanslardan başkası değilmiş.

Film Georges Laurent’in ailesiyle birlikte yaşayan Cezayirli Majid’in ailesinin travmatik hikayesini konu almaktadır. Majid’in anne ve babası 1961 yılında Fransa hükümeti tarafından Seine Nehrinde boğularak öldürülmüştür. Bunun üzerine Majid’i Laurent ailesi evlatlık olarak alır. Bununla beraber ailede başlayan travmalar geçmişe dönüşlerle anlatılır. Filmde sebebini biraz da bizim hayal gücümüze bırakan Haneke Georges’un iftirasına uğrayan Majid’in evden yollanıp yetimhaneye gönderilmesine yol açacak olayı sembolik öğelerle anlatır. Majid çocukken Georges’in de isteği üzerine bir horozun başını balta ile keser ki Haneke‘nin bir hayvan olarak horozu tercih etmesinin sebebi Fransa’nın sembolü olmasıdır. Fransa’nın, anne ve babasını boğarak öldürdüğü çocuk bir Fransa sembolü olan horozun kafasını kesmiştir. Ne var ki hem horozun başını kesmeye mecbur bırakan hem de daha sonra horozu kestiği için Cezayirli göçmen çocuğu cezalandıran yine bir Fransız olması tesadüf değildir. Film bu sahneyle kapanırken hala kanayan bir yara olarak toprakta çırpınan horozu görürüz. Bu Fransızların ırkçılık konusunda hala kanayan yarasını sembolize eder.

Bunun vicdan azabını yaşayan Georges geçmişi ile yüzleşmekten hep kaçar, unuttuğunu sanıp peşini hiçbir zaman bırakmayan gerçeği seneler sonra evlenip bir de çocuk sahibi olduktan sonra eve gönderilen video kasetleriyle sarsılır. Kasetlerin kimin tarafından gönderildiğinin hiç bir önemi olmadığını film boyunca anlatır Haneke. Önemli olan kaseti gönderen kişinin kim olduğu değil yüzleşmenin kendisidir.

Bu filmde üst sınıf ve aristokrat bir hayat algısı üzerinden, geçmiş ve şimdiki hayatları sorgulanmaktadır. Bir anda kapıya bırakılan bir kayıtla tüm tehdit edilebilme olasılıklarının hayalini kurarak vicdanlarını bastırdıkları olayları anımsarlar. Bu kayıt onları sadece geçmişle bir hesaplaşmaya götürmez; herkesin sakladığı bir geçmişi, bir korkusu ve şimdiye dair sorunları olduğunu da gün yüzüne çıkarır.

Tedirginlik, ailenin başında dolaşan bir kabusa döner. Dışarıdan evleri yirmi dört saat gözetlenen bir ailenin, yaşamları bir anda çalkantılı bir hal alır oysa hayatları çoktan altüst olmuştur, onların da bu düzeni bozacak cesareti ve huzursuzluğu reddederler. Önemli olan, bireyleri kimin gözetlediği değil gözetlenme tedirginliğidir. Bir tehdittir aslında onları gözetleyen, ora’dan bakan gözler. Oysa her gün ekranlara çıkarak gözetlenen -edebiyat üzerine konuşmalar yapan- baba, güvenlik kameralarının, mobesa kameralarının gördüğü işlevi yapan bir kameradan korkmaktadır.

Onlar için sorun olan gözün kimliğidir, gözetlenmenin tedirginliğidir. Bireyde baskın öğe bakınmanın verdiği zevktir. Oysa bakınmak kayıt altındaysa tehlikelidir.

Eve, işyerlerine, çocuğun okuluna gelen ağzı kanayan çocuk çizimleriyle aile gittikçe sarsılır. Haneke gönderilen çizimlerde yine sembolizme başvurur ve konuşmasına dahi izin verilmeyen bir halkın kanayan ağzını bir çocuk masumluğunda resmeder. Aile hemen polise gider ama polis ciddiye alınacak bir durum olmadığını söyler. Çünkü gerçekten de kayıtlarda korkulacak hiç bir şey yoktur. Sadece dışardan kamerayla saatlerce çekilen görüntüler vardır o kadar. Başka bir gün eve gelen bir videoda da tanımadıkları bir sokağın ve bir dairenin çekimini görürüz. Buradan yola çıkarak Georges ve eşi Anne sokak ve daireleri not alırlar. Georges eşinden gizli o eve gider ve kapıyı Majid’i açar. Majid’i ile kısa bir konuşma geçer aralarında Georges buna inanmaz ve onu suçlar. Ancak bu olayların hiç birinden haberi olmadığını defalarca söyleyen Majid, tıpkı çocukluğundaki gibi inkarının hiç bir kıymeti olmaz. Georges Majid’i tehdir ederek evinden ayrılır ve yine polise gider. Ancak yine hiç bir sonuç çıkmaz.

            Haneke‘nin sembolizmi karakol çıkışında yine bizi bulur: Georges karakoldan çıkarken yanlışlıkla omzuna çarpan siyahiye bağırır “beni görmüyor musun?” diye. Oysaki bunu söylemesi gereken kişi Georges değildir. Çünkü çarpan kişi Georges’in kendisidir ama görülmesi gereken kişi yine temiz, iyi aile babası, vicdanlı ve masum bir Fransızdır.

Film ara ara Georges ve Anne’nin kendinden olmayanlara karşı duyarsızlıklarını gösteren sahneler içerir. Mesela bir sahnede arka planda açık unutulmuş olan televizyon haberlerinde işgal, savaş ve ölen insanların görüntülerini görürüz. Georges ve Anne televizyona bir kez dahi bakmadan; evden, faturalardan, kendi bireysel sorunlarından konuşurlar. Bu durum aslında hepimizin yaşadığı bencilliktir. Televizyonlarda izlediğimiz savaş ve işgal gibi haberleri izlediğimizde savaşın varlığından haberdar oluruz televizyonu kapattığımızda bizim için savaş bitmiş demektir. Yemeğin altını açabilir, oje sürebilir veya çok rahat traş olabiliriz. Bu bizim çıplak yalıtılmışlığımızı, bencilliğimizi, yediğimiz tabaktaki canlıyı dahi yok saymamız ile aynı şeydir. Bu bizim somut pis benliğimizdir; hiç bir zaman üzerinde düşünmek istemediğimiz.

Filmde en çarpıcı asıl sahne Majid’in Georges’i eve çağırıp intihar ettiği o sahnedir. İzleyici olarak Georges ile empati kurup uzunca bir süre o sahneye bakakalırız. Haneke bu sahnenin dakikalarını uzun tutar ki empati süreci daha da uzasun ve etki artsın ister. Çünkü mesele sadece Majid’in öylesine bir intiharı değildir. Orada intihar eden şey kendisini ifade etmeye konuşmaya anlatmaya müsade edilmeyen tüm sömürge halklarının intiharıdır. Film boyunca bir sürü yerden bize işaret edilen ağzı kanayan çocuk çizimlerinin amacı da tam olarak budur.

Filmde intihar sahnesi örtük olarak anlatıldığından herkes bu sahneden başka hislerle çıkar. Heneke  biraz da kendi hayal gücümüze bırakmak istediğinden her izleyici kendi kişisel travmalarını bu sahneyle özdeştirsiniter. Ve bu yaptıkları acımasızlıkları kendi çocukluklarının iyi niyetine masumluğuna gömerek meşrulaştırmasına izin verir. Ama Majid’in kendi boğazını kesmesiyle bu meşruluğun artık son bulması gerektiğini yüzümüze vurur. İçten içe hepimizin istediği “şey” vicdan azaplarımızın kendi kendisini yok etmesidir. Ama vicdan azabının yokluğu başka bir travmaya yol açarak daha büyük bir vicdanla yüzleştirir bizi: Kapı eşiğinde boğazını kesen vicdan azabı ile. 

Haneke yüzümüze vura vura şunu anlatır:

Vicdan azabının varlığı mı iyidir yoksa hiç bir şeyden vicdan azabı duymamak mı? Hangisi bizi insan yapar?

Ve bu acımasız uzun uzadıya zamanımız filmin yine anlamsız bir sonuyla kapanır:

Tüm geçmişiyle yüzleşen adamın masumluğu sembolize eden çıplaklık ile odasına gelip tüm perdeleri kapatıp, gözlerini yumup yorganının altına girmesiyle.

Bu çıplaklık tüm geçmişinden arınmış olma arzusunu ifade ederken yine kendi vizdan azabından kaçıp çocukça yorganların altına gizlenip uyuyarak unutmaya çalışır. Bu durum yarı ölümü tercih etmektir. Ama bu hal için de bir kaç tane üst üste alınan uyku haplarıyla mümkün kılar. Çünkü yabancılaştırıldığımız bedenlerimize bir iç göç dahi mümkün değildir!

Bu durum günümüz dünyasında hiç de yabancı olmadığımız bir hayat algısı değilse nedir?

Michael Haneke ile ilgili daha çok bilgiye ulaşmak isterseniz burada bahsedilenyazıyla devam edebilirsiniz.

Bundan sonraki yazımızda üçüncü filmimiz olan David Cronenberg’in yönetmenliğini yaptığı 1982 yapımı  Videodrome  olacaktır.

Hepinize şimdiden iyi seyirler dilerim cici modern aileniz ile 🙂


Arkadaşlarınla paylaş

9
17 Paylaşılanlar, 9 puan

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İçerik Türünü Seçiniz
Kişilik Testi
Bir seri soru sonrası kişilikle alakalı bir sonuç çıkart
Soru Cevap
Doğru ve yanlış cevaplar ile bir konu hakkında bilgi birikimini test et
Anket
Oylar ile bir tercihin seçilmesini sağla
Yazı
Görseller ve videolar ile süslenmiş yazılarınız için
Liste
İçeriğinizi listeleyerek sunun
Açık Liste
Oylanması için bir anket oluşturun
Puanlı Liste
Puanlanarak en iyi içeriğin seçilebildiği liste