İnception Filmi Üzerine Bir İnceleme


İnception, Türkçe’ye her ne kadar başlangıç olarak çevrilse de kelime anlamı olarak ”fikir aşılama” manasına gelmektedir. Filmde, insanların beynine bir fikri yerleştirmenin mümkün olduğu bir dünya inşa edilmiştir. Rüyaları inceleyen mühendisler ve imar eden mimarlar ve bu rüyalara karşı geliştirilen eğitimler ile “rüya” nın bir bilim olarak incelendiği bir  dünya profili çizmiş olan İnception filmini bir miktar iceleyelim…

Inception filminin ana konusu olan “rüyalar”ın yönetmenin de bizzat ilgilendiği bir alan olduğunu düşünmekteyim. Aslında rüyalar olarak sınırlamayalım. Biraz daha felsefe düzleminde gidecek olursak “dış dünya gerçekliği” konusunda hayli kafa yormuş bir yönetmen. Memento filmini hatırlayacak olursak orada da  “bu hikayenin gerçeği ne? “ sorusu ile akıllarda bir soru işareti bırakıyordu. Inception’da da bu hikayenin gerçeği ne? diye soruyoruz. Ama cevabı bulamıyoruz. Filmde sürekli “bir yanılgı içindeyiz” hissi oluşuyor. Acaba bütün bir film Cobb’un rüyasının ilk katmanı mıydı? Cobb film boyunca hiç uyanmadı mı? 

Film katmanlı rüyalarla devam eden bir hikayeye sahip. Öylece izlediğimizde katmanlı rüyaların işi aldıktan sonrabaşladığını düşünebiliriz. Tıpkı hikayenin zahiri kısmı gibi…

Ya bu hikaye bir rüyadan ibaretse? 

Belki de Christopher Nolan da Descartes gibi mekansal objelerin varlığından şüphe duymaktadır. Ya da Berkeleyci bir tavırla nesnel olan her şeyin insan bilincinin bir ürünü olduğunu düşünmektedir. Belki de seyirciyi iki arada bir derede bırakmasını sebebi seyirciye kendi hayatını sorgulatmaktır. “Yaşadığımız hayatta ne gerçek” diye sorgulamamızı istemiştir. Kim bilir? 

Christopher Nolan’ın filmlerindeki teknik başarıyı bir kenara koyacak olursak altı dolu hikayeleri seçmesi ve yazması bir takım filozofların etkisinde olduğunu ve felsefe alanına kafa yorduğunu göstermektedir. Bu filmdeki başarılarından birisi de tam olarak budur. Seyirlik bir filmi aynı zamanda sağlam bir metinle buluşturuyor. Sanat sineması ve seyirlik sinemayı çatıştırmak yerine ikisinin bir arada da olabileceği bir tarz benimsiyor. Bu tarz ile iki ayrı mahallenin insanları gibi takılan sanat sineması severlerle seyirlik sinema severleri aynı sinema salonunda buluşturabiliyor. Onu Christopher Nolan yapan şey de tam olarak bu bence.

 Hikayede her ne kadar rüya mühendislerinin aldıkları işteki katmanlı rüyalarla bir adamın zihnine fikir aşılama süreci anlatılsa da asıl hikayenin Cobb ve onun pişmanlığı olduğunu görüyoruz. İşinde en iyisi olan Cobb eşinin ölümünden kendini sorumlu tutmakta ama bunu kendine bile itiraf edememektedir. Bu pişmanlığının altında kocaman bir özlem de yatmaktadır. Öyle ki Cobb, karısı Mal için -daha doğrusu zihnindeki karısı Mal için- bir rüya inşa eder ve karısını o dünyada yaşatır. Yani hayallerinde. 

Peki bu mümkün mü? Ölen birisini rüyalarda yaşatmak… Bana sorarsanız bu zaten hayatın akışı içinde olağan bir durum. Çok özlediğimiz insanları ve ya sürekli düşündüğümüz insanları rüyamızda görüyoruz. Birisine rüyamızı anlattığımızda ise “yatmadan önce onu mu düşündün?” sorusuyla karşılaşıyoruz. Cobb gibi biz de kaybettiğimiz ve özlediğimiz insanlara bir rüya hapishanesi kuruyoruz. Sevdiğimiz kişinin zihnimizde kalan halini veya kalmasını istediğimiz halini rüyalarımıza hapsediyoruz ve onu sonsuza kadar orada yaşatıyoruz. Bazen de bilinçaltımızdan fırladığı şekliyle rüyalarımızda yaşıyorlar…

Bilinçaltı demişken Sigmund Freud’dan bahsetmemek olmaz, hele ki bir de konu rüyalar ise… Freud’un bir önermesiyle filmi bağlayacak olursak bu önerme kesinlikle “Bir rüya, dürtülerin ifade şekli olarak tanımlanır ve gündüzleri direnişin baskısı altında kalırken geceleri destek güç bulabilirler.” önermesi olurdu. Düşünmekten kendimizi alamadığımız konular ve kişiler vardır. Bazen düşüncelerimizi baskılayıp düşünmemeye çalışırız. Ama kontrol edilemez bir nokta vardır; bilinçaltı. Film düzleminde bilinçaltını ele alacak olursak; Cobb’un bilinçaltını dizginleyememesini izlerken bir yandan da Robert’ın bilinçaltının savunmasız olduğunu bunun için eğitimler alsa bile bilinçaltına bilgi sızdırmanın mümkün olduğunu görüyoruz. Ariadne, Cobb’un rüyasını imar ederken Cobb’un ölen karısı Mal’a engel olamıyor ve Mal Ariadne’yi bıçaklıyor. Burada Mal’ı oluşturan Cobb’un bilinçaltı olmasına rağmen kendi bilinçaltını kontrol edemiyor. Diğer taraftan beynine bilgi yerleştirilmesi amaçlanmakta olan Robert’ın bilinçaltını  birkaç hile ile tamamen açabiliyor. Filmdeki bu iki olayda da bilinçaltının birey tarafından kontrol edilemez olduğu üzerinde duruluyor. Helikopter sahnesinde Saito “Fikir Yerleştirme” işini Cobb ve Arthur’a teklif ettiğinde Arthur bunun imkansız olduğunu belirtip “Filleri düşünme dersem neyi düşünürsün?” diye soruyor ve “Filleri” cevabını alıyordu. Aslında fikir aşılamayı imkansız gören Arthur, Saito’nun zihnine bir fikir ekmiş oluyordu. 

Cobb’un eğitim verirken en çok üzerinde durduğu nokta ise anılardı. Rüyalar birebir gerçek mekanlardan oluşmamalı, gerçek anılardan inşa edilmemeliydi. Gerçeklik ile rüyayı ayırt edebilmek için birebir gerçek anılar kullanılmamalıydı. Bu durumu da Freud’un “Bilinçaltı fiziksel hayatın temeli olarak görülmeli. Bilinçaltı kocaman bir küredir ve bilincin küçük kürelerini içine alır.” cümlesi ile bağdaştırabiliriz. Ama bahsettiğimiz gibi bu filmde rüya ile gerçeği ayırt etmek bir hayli zor. Bilinçaltı bilinci de içine aldığına göre her an rüyada olabilirlerdi.

Sürekli gerçek ve rüyayı ayırt etmekten bahsediyorum. Şu şekilde bir soruyla sorgulamama devam edeyim. Evine gitmek için onca mücadele veren Cobb evine dönmüş müydü? Şuradan başlayalım Cobb arafta oldukları zamanı anlatırken hikayeye göre dönen totemin Mal’ın olduğunu anlıyoruz. Çünkü totem sahibinden başkası toteme dokunamaz diye bir kural vardı. O zaman Cobb’un totemi neydi? Belki de totemi sadece rüyalarda ortaya çıkan alyansıydı. Ya da diyelim ki dönen totem Cobb’un totemiydi. Totem döndüğü sürece rüyadaydılar. O zaman Cobb çocuklarına rüyada mı kavuşmuştu? Filmin son planını hatırlayalım. Totem hala dönüyordu…

Bu kadar Freud, rüyalar, mühendislik üzerinden konuşmuşken hikayenin en önemli konusuna değinerek yazıyı noktalayalım. Cob’un zihnindeki kadın, Mal. Mal öldüğü için Cobb onu rüyalarında yaşatıyordu. Bazen onun gerçek olduğuna bile inanıyordu. Ta ki filmin son sahnelerinde kendisine onun gerçek olmadığını sadece karısının bir gölgesi olduğunu itiraf edene kadar. Onu zihninde öldürene kadar. “Sen sadece bir gölgesin.Gerçek eşimin bir gölgesisin.Yaratabildiğim tek şey buydu ama üzgünüm artık bana yetmiyorsun.” Aslında hepimiz sevdiklerimizi zihnimizdeki haliyle sevmiyor muyuz? Gün gelip de zihnimizdekinin bir yanılsamadan ibaret olduğunu farkettiğimizde Cobb’tan daha farklı birşey yapabilecek miyiz?


Arkadaşlarınla paylaş

9
9 puan

4 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  1. Filmi birden fazla yönüyle ele almanız ve felsefik öğretilerle harmanlamanız çok güzel olmuş, ellerinize ve emeğinize sağlık

  2. Çalışmalarınız çok başarılı yeni film incelemelerinizi sabırsızlıkla bekliyoruz emeğinize yüreğini sağlık..

İçerik Türünü Seçiniz
Kişilik Testi
Bir seri soru sonrası kişilikle alakalı bir sonuç çıkart
Soru Cevap
Doğru ve yanlış cevaplar ile bir konu hakkında bilgi birikimini test et
Anket
Oylar ile bir tercihin seçilmesini sağla
Yazı
Görseller ve videolar ile süslenmiş yazılarınız için
Liste
İçeriğinizi listeleyerek sunun
Açık Liste
Oylanması için bir anket oluşturun
Puanlı Liste
Puanlanarak en iyi içeriğin seçilebildiği liste