Marriage Story – Netflix – Ödül Hakkediyor Mu?


Marriage Story ile Netflix bir çok ödüle adaylığını koydu. Peki gerçekten bu ödülleri hakkediyor mu? Birlikte filmin içerisine detaylı bir senaryo yolculuğuna çıkalım.

Marriage Story Nasıl Başlıyor?

Bu esnadan itibaren filmi izlemeyenler için uyarı yapıyorum. Spoiler içerir.

Öncelikle her zamanki klişe ile başlangıç yapılır. Seyircinin hangi karakteri seveceği ve nefret edeceği önceden belirlenmelidir. Bu yüzden bize Nicole u sevdirmek ile işe başlarlar. Dış ses üzerinden bir anlatı gelir.. daha önce bunu “masalsılık vermek” için kullandıklarını aktarmıştım (aktarmadıysam da şimdi öğrenmiş oldunuz). Böylelikle seyirci Nicole a odaklanır, onun ne muhteşem ne meleğimsi ne fedakar olduğunun “masalsı” anlatısı ile Nicole bağlanır. Bağlanmalıdır da çünkü en nihayetinde Nicole’dan ayrılık acısını seyirci de kemiklerinde hissetmelidir.

Sonra da Charlie’ye gelir sıra. Charlie’nin özelliklerini Nicole anlatır bu sefer dış ses olarak. Ama bir ton düşüktür. Charlie’nin Nicole a hayranlığından daha az hayrandır Nicole Charlie’ye ve bunu sadece dikkatli seyirciler çözebilirmiş gibi bir hava oluşturulur. Ama esasında barizdir.

Peki Marriage Story bir gerçekçi dram üzerine inşa edilecekse bu dış sesleri bir yere bağlamamız gereklidir değil mi canlar? Öyle kafamıza göre kullanmıyoruz bu iç ses dış ses meselelerini.. Eğer gerçekçi değil şiirsel takılacaksak elbette ki istisnai bir durum olarak devam ettirebilirsiniz (bknz: selvi boylum al yazmalım)

Kendimizi aile terapisinin ortasında buluruz. Bu sefer kafamız karışır çünkü Nicole son derece kötü davranır Charlie’ye… Birbirlerinden ayrılmak üzere olduklarını, hem de dostça bile ayrılmadıklarını hemencik orada öğreniriz. Ama “eksiltileme*” -ki senaryo yazımında yine çokça kullanılması gereken bir tekniktir-yapılarak seyirciye bu durumun neden oluştuğu verilmez. Seyirci artık filmin ona verdiği bilgi kırıntılarıyla kendisini çözmek zorunda hissettiği bir bulmacanın içinde bulur ve ta taam. Teknik bir kez daha işlemiş ve seyirci 10 dk bile geçmeden artık filmin içindedir.

Teknik Altyapı

Müsadenizle biraz daha tekniğe girmek istiyorum. Biliyoruz, zaman pop-art*’ın warhol*’un kemiklerini bile sızlatacak kadar vahşileştiği ve “herkesin bırak 15 dakikayı, 15 saniyede ünlü olabildiği” bir zaman ve easy reading bir şeyler her zaman daha ilgi çekici… ama gel gör ki zaten sitemizde kurcalarsanız bu çerezlik yazılardan bolca var. Ben biraz derinleşeyim.

Şimdi ellerde telefonlar ve, televizyonlar lcd falan, dikkatli baktıysanız nintendo wii bile bir kenarda duruyor öyle… Ama yapım alabildiğine vintage.. Çünkü bize özellikle baby boomer’ların ve biraz da X kuşağının aile ilişkilerini hatırlatmak istiyorlar. Filmin karşısında bu filmi izleyen herkesin baby boomer* ya da X kuşağına* dahil anne ve babasını bulmasını ve bu taraftan da bir aidiyet kurmasını istedikleri için özellikle bu vintage atmosferi dizayn etmişler. Çok da makul olmuş. Aynı zamanda bir Bergman etkisi de mevcut. Özellikle Bergman’ın Persona filmini izlerseniz ya da trailerına şöyle bir göz gezdirirseniz, Nichole’u ve çekim açılarını hemen yakalayacaksınız.

Marriage Story Seyircisine Duygusal Pinpon

Diğer bir detay da Marriage Story senaryo yapısında, seyirciye akıl dışında bir de duygusal yük taşıtmaya çabalıyor. Bunun en etkili yolu, Nicole’u sevdir, Nicole’dan soğut, sonra Nicole birden Charlie’den gizli yatakta ağlasın, hooop bir daha Nicole’u sev.. Seyircinin duygularıyla pinpon misali oynuyorlar ki en nihayetinde seyircide bir duygu yükü oluşsun. İlerideki duygusal kırılmalara seyirci zaten bir duygu birikintisi ile girsin. ( türkiye’de muhtemelen bilinçsizce bunu çağan ırmak babam ve oğlumda başarmıştı)

Elbetteki bu duygusal yükü her zaman taşıyamazsınız. O zaman seyirci bu yükü kanıksamaya başlar ve etkisi yiter. Bu yüzden araya subplot* dediğimiz tâli ama anlamlı olaylar serpiştirirsiniz. Temel maksat ana duygusal yükten seyirciyi bir anlığına uzaklaştırmak ve hikayeyi başka taraflardan desteklemektir. Burada Önce ilk olarak Nicole’un annesi, (ve bir komedi unsuru olarak onun mevta gay kocası, dizi setinde Nicole’un Charlie’nin profesyonelliğini bulamaması bu yüzden biraz müdahale etmesi) Hop. Birden duygusal yükten çıktık değil mi ?

Bu kadar yeter, duygusal yüke geriye dönelim. Nicole anlaşmalarına rağmen bir avukata gider. Avukatı’da big little lies izleyenler bilir diye not düşelim. Bu avukat seyirciyi irrite etmek için dizayn edilmiştir. Seyirciyi bu sefer işin Charlie’yi sevme boyutuna geçmek zorundadır. Nicole, duygusallaşması ve depresyonu yüzünden zavallı Charlie’yi bu bitchy karakter ile yüz göz edecektir. Ki seyirci bunu istemez. Ama senaristlerin bir süprizi vardır. Bu bitchy karakter filmin başındaki eksiltilemeyi – yani neden bu noktaya geldiklerini Nichole’un ağzından duymamızı sağlar. Nichole’un ki tam bir varoluş mücadelesidir. Kocası başarılıdır, ama Sanki Nichole’ sadece onun varoluşunu beslemek için vardır. Ama Nichole tek başına da bir anlam ifade etmek istemektedir. Yani ontolojik* bir başkaldırı gibi durmaktadır. Bu noktada film biraz bizim vintage baby boomer-x kuşağı ailesinin genel sorunları ekseninden kayar gider. Ancak senaristler buna izin vermez. Böyle elitist, seçkinci sorunların ancak İlber ile Celal adlı iki Türk vatandaşının dikkatini celbedeceğini hızla fark edip keskin bir manevrayla Charlie’nin başka bir kadınla cinsellik yaşadığından da şüphelendiğini söyletirler. Birkaç saniyeliğine de olsa 3 milyarı aşkın kadının ortak sorununu sıkı sıkı kavramışlardır: poligamik erkek trajedyası.

Doruğa doğru çıkarken…

Nerede kalmıştık.. hah.. Şimdi sıra Charlie’ye geçmeli. Ne sırası diye sorarsanız, seyirci gözündeki duygusal üstünlük sırası… Bunu nasıl başarıyorlar derseniz, Charlie’nin avukat yolculuğu sekansı ile başarıyorlar. Charlie ve Nichole avukat avukat dolaşıp işi çirkefliğe vuruyorlar. Elbette bu çirkeflik de Nichole’un suçu olduğu için, seyirci bu sefer de Charlie’nin yanına geçiyor.

Sıra Nichole’a geçiyor tekrar. Climax*’e yaklaşıyoruz. İşler çirkinleştikçe Marriage Story’nin katarsis* noktası yaklaşıyor. Sezinliyoruz. Neyse bu sefer seyirciyi tekrar Nichole’un yanına alabilmek için Charlie’nin one night stand ilişkisinin gerçekliğini seyirciye gösteriyorlar. Ancak bu kısımda Nichole’un duygusal tarafına geçirme konusunda biraz zayıf kaldıklarını söyleyebiliriz. Bir detay olarak filmin yönetmeni Noah Baumbach’ın bir erkek olduğunu ve başından tıpkı bunun gibi bir boşanma vakası geçtiğini bildirmemizin tam zamanı diye düşünüyorum. Son derece eşit giden bir durumda hafif hafif eril perspektifin öne geçtiğini söyleyebiliriz. Devamında da bu perspektif sürecek elbet.

Doruk’a vardık

Sonrasında işler çirkinleşiyor iyice ve çiftimiz tek çekim bir kavga sahnesinde (seyircinin dikkatinin dağılmaması ve duygusal çarpıcılığının arttırılması, seyircinin de sanki o odada o kavganın içinde bulunduğunu düşündürtmek adına son derece bilinçli bir tercih) climaxi yaşıyorlar.

Filmin bundan sonrası en başta söylenmesi gereken ama söylenmeyen cümlelerin okunması, olgunluk, alışmışlık ve yıkım sonrası hayatlara bir şekilde devam etme sekansı ile devam ediyor ve noktalanıyor.

Sonuç Olarak?

Seyircinin elinde kocaman bir burukluk kalıyor. Çünkü bir kere bile birbirlerine “seni seviyorum”u şimdiki zamanda söylemeyen bir çift… düzelmesi son derece muhtemel bir ilişkinin yitip gitmesine şahitlik ediyor. Bu konuda son derece sadistçe bile denilebilir. Lakin eğer ilişki toparlansaydı eğer film herhangi bir ödül kazanamazdı. Ziyadesiyle, klasikleşmiş, kahramanın yolculuğu kalıplarında bir film olup çıkacaktı. Belki de filmin teknik eleştirilebilirliğinin hiç olmadığı alan bu kısım benim nezdimde. En doğru kapanışı sunuyor bizlere. Belki de sırf bu kapanış yüzünden geceleyin birbirine sımsıkı sarılan çiftler bile umabiliriz. Diyeceğim o ki mottosunu çok güzel taşımış ve ödül kazanmasına şerh düşülemeyecek bir işe imza atmışlar.

Notlar: ( Yazarken yazının heyecanıyla kendi kendime sohbet ediyormuşum havasında bir yığın yabancı kelime geçirdiğim için eleştirildim. Bu yüzden birkaç kelimeyi açıklayayım dedim. Ancak tanımları kendi kafama göre verdim sakın gerçek bilgi sanmayın 🙂 )

*Eksiltileme: Seyircide merak unsuru oluşturmak için filmin karakterlerinin bildiği ama seyircinin bilmediği olayları seyirciye sezdirme denebilir.

* Pop Art: 1950’lerde çıkmış, kapitalist- tüketici toplumun emzirdiği bir garip sanat akımı

* Andy Warhol: Pop Art’ın Yükseliş dönemi padişahı. Fabrikası falan var, velvet underground falan filan.. Bir de Nico vardı keşke filmi yapılsa..

*Baby Boomer : 1940-1969 arası doğanlar. İkinci dünya savaşı sonrası ohh be diyen toplum, çareyi tavşan olmakta bulmuş diyeyim siz anlayın.

*X Kuşağı: 1970- 1980  gibi varsayabiliriz.

*Subplots: Ana öykünün altında kalan, rahatlatmaya yarayan ikincil öyküler.

*Ontoloji: Varoluş Felsefesi..

*Climax : Senaryonun zirvesi – Doruk.

* Katarsis: Duygusal boşalım.

böyle detaylı incelemelerden hoşlanıyorsanız the man without a face incelememe de bakabilirsiniz.

[zombify_post]


Arkadaşlarınla paylaş

3

7 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  1. Merhaba öncelikle filmi izlemeden önce sayenizde kimden nefret edip kimi seveceğimi öğrenmiş oldum gayet iyi bir inceleme lakin izlememiş olan biri için ciddi bir spoiler içerdiğini teşke yazının başlığına ekleseydiniz ama herşeye rağmen diğer yazılarınız gibi bu yazınızda akıcı ve irdeliyici idi.

  2. Filmi izleyip beğenen biri olarak bu yazıyı görmek çok hoşuma gitti. Film hakkında aklımda onlarca soru işareti ve boşluk kalmıştı, bunları profesyonel birinin ağzından okuduktan sonra film hakkında çok farklı bakış açıları edindin ve aklımda ki çoğu soru cevaplandı. Başarılı 👍