Blade Runner Analizi “Düşünüyorum Öyleyse Varım!”


Tarih boyunca insanoğlu hep sınırlarını aşmak, kendinden bir tanrı yaratmak istemiştir. Dünyadaki en zeki varlık olan insanların rakibi doğa değildir. Yahudi kültüründe kilden yaratılmış insanların kontrolündeki golemler, Roma efsanelerinde öpünce canlanan heykeller ve günümüzde teknoloji ile yaratılan robotlar… Bu sinemaya da yansımış insanların yarattığı siborg ve android robotlar birçok eserde görülmeye başlanmıştır. Philip K. Dick’in Do Androids Dream of Electric Sheep (1968) adlı romanından uyarlanan Blade Runner tüm zamanların en iyi siberpunk filmlerinden biridir. Filmde olaylar 2019’un distopik Los Angeles’ında geçmektedir, ana karakter Deckard insansı robotları “emekli eden” bir polis-blade runner’dır. Replicantları insandan ayırmak için onların empati yapıp yapamadığını ölçen Voight-Kampff testini kullanmaktadır. Çünkü replicantlar empati yeteneğinden yoksundur. Yeni görevi ise dünya dışı kolonilerde çalıştırılan ancak isyan edip kaçak bir şekilde dünyaya geri dönen o zamana kadar yapılmış en üst düzey sürüm replicantlar Nexus – 6 modellerini emekli etmek yani öldürmektir. Bu arada filmin yapım yılı 1982, ve evet dünya dışı madencilik konusu işleniyor malumunuz bu durumla ilgili günümüzde yatırım yapan yönetmenler bile var. Yani film bize şunu söylüyor: Artık dünyada hiçbir şey kalmadı! Neyse sayın okuyucu bu bahsettiğimiz modeller ne kadar üst düzey olsa da ömürleri 4 yılla sınırlandırılmıştır ve onların deyimiyle babalarından yani yeni tanrıdan intikam almak istemektedirler.

Not: Blade Runner hakkında bugüne kadar birçok akademik makale ve kitap yazılmıştır. Bu anlatı filmi olabildiğince kısa bir şekilde anlatmayı amaçlamıştır. 🙂

  • Bilimkurgu türünde bir filmde ilk olarak okunması gereken unsurlarından biri yaratılan dünyadır. Blade Runner’da yaratılmış olan insan egemen dünyada artık ekolojinin veya doğanın herhangi bir etkinliği kalmamıştır. Dünyada hayvanlar yok olmuş ve ekosistem katledilmiştir. Yaratılan şehirde iyi bir izleyici Metropolis filminden referanslar görebilir. Işıklı gökdelenlerle dolu şehrin ara sokaklarına girildiğinde bir film noir havası ortamı sarmaktadır. Ara sokaklardaki karanlık yozlaşmış dünya izleyiciye hissettirilir. Blade Runner’ı bu noktada ayıran özelliklerden biri ise mimari yapısıdır. Neo Mayan stili yapılmış Deckard’ın evi ve robotları üreten şirketin binası insanı tanrısal bir noktada konumlandırmaktadır. Özellikle piramit şirket binası tüm şehir için tanrısal bir tapınak konumundadır.
  • Bir senaryo kurgusunda yaratılan tüm karakterlerin kendi amaçları olmalı ve bu amaçları filmin genel hikâyesini etkilemelidir. Velhasıl yaratılan her bir karakterin genel kurguda önemli bir görevi vardır. Genelde izleyici bir filmdeki ana karakterle özdeşim kurar ve onun hissettiği gibi hissetmeye çalışır. Blade Runner’da da bu durum gözükse de izleyici bir yerden sonra kendini amacı sadece yaşamak olan ve sözüm ona empati kuramayan antagonist(rakip) karakter Nexus-6 ‘ların lideri replicant Roy ile özdeşim kurarken bulur. Filmin son sahnelerinde Deckard’ı öldürmek yerine ona “Düşünüyorum öyleyse varım!” demesiyle seyircinin gözünde kendi insanlığını kanıtlar. Tabi önemli bir ayrıntı da bunu Deckard’a demesidir. 🙂 Roy karakteri filmde aklımıza şu soruyu sokar? “İnsan olmak nedir?”
  • Eldon Tyrell replicantları üreten Tyrell şirketinin CEO’sudur. Neo-Mayan üslupla tasarlanmış Tyrell şirketinin piramitinde yaşamaktadır. Yani kendisi bu yeni dünyanın tanrısıdır. J.F. Sebastian ise robotlar konusunda dahi, Eldon Tyrell gibi olmaya çalışan silik bir karakterdir. Roy amacına ulaşmak için Sebastian’a ulaşır ve onu kullanır. Filmin önemli sahnelerinden biri Sebastian’ın Roy sayesinde Tyrell’ı uzaktan oynadıkları satrançta yenmesidir. Roy bu sayede Sebastian’ın güvenini kazanır. Yani Roy kendisini yaratan Tyrell’dan daha zekidir ve onu öldürecektir. Aslında burada foreshadowing tekniği kullanılmaktadır. Foreshadowing tekniği, senaryoda bir olayı önceden ima etmektir.
  • Filmde Deckard’ı ölümden kurtararak yine kendi insanlığını kanıtlayan bir başka karakter ise Rachel’dır. Tabi burada Deckard’ı ölümden kurtarması değil ona aşık olması bizim için asıl kanıttır. 🙂 Nexus-7 modelinde olan Rachael diğer replicantların aksine kendisinin bir siborg olduğundan habersizdir. Çünkü kendisine başka bir insanın anıları yüklenmiştir. Deckard Tyrell isteğiyle ona Voight-Kampff testini uygular. Testin sonucunda Racheal’ın replicant olduğunu anlasa da test çok uzun sürer. Sigara içişi, duruşu karakterin bütün özellikleri onu insana yakınlaştırmaktadır. Ve tabi bu durum aklımızda yine o malum soru işaretinin çıkmasına neden olur.
  • Şimdi ise filmdeki en muğlak kısma gelelim? Deckard replicant mı? Bu duruma dair birçok görüş olmakla birlikte filmde Deckard’ın geçmişine dair pek de bir şey olmaması bu iddiayı güçlü kılıyor. Bu duruma dair kanıt olarak sunabileceğimiz en önemli imgelerden biri ise origami tek boynuzlu at. (Bir bilim-kurgu filminde de Japonların etkisi olmasa şaşarım!) Tek boynuzlu at dünyada var olmayan bir yaratık ve her seferinde Gaff karakterinin Deckard’ın olduğu ortamlara bunu bırakması ise ayrı bir ironi ve tabi Gaff’ın Deckard’a “Yaşamayacak olman çok kötü! Ama yeniden kim yaşıyor ki?” demesi de Deckard’ın replicant olduğu görüşünü destekliyor. Son olarak buraya kadar sabredip okuyan sevgili okurlar, bir yönetmeni veya bir oyuncuyu övmek eleştiri değildir, bunu da bir kenara not etmek lazım… 🙂

Arkadaşlarınla paylaş

2

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir